Mar 20, 2020
96 Görüntüleme

Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı Hususunda Seçilmiş Yargıtay Kararları

Yazan
banner

Yargıtay 11. HD . 2018/3792-2019/5561 sayılı kararında da belirtildiği üzere, “uzun süreli sessiz kalma suretiyle hak kaybı müessesi” TTK’da düzenlenmemiş olup bu uygulamanın yasal dayanağı TMK’nin 2. maddesidir. Buna göre, bir hak ihlali karşısında, hak sahibinin bu ihlali bildiği veya bilebilecek durumda olduğu halde bu hususta karşı tarafta dava açılmayacağı yolunda güven oluşturulduktan sonra, oluşturulan bu güvene aykırı olarak, ihlal konusu hakka önemli yatırım yapan kişilere karşı ihlali sona erdirmek amacıyla dava açılması çelişkili davranış yasağı teşkil edecek olup, böyle bir davranış MK 2. maddesi uyarınca dürüstlük kuralına aykırı olacak ve bu davranış hukuk tarafından himaye edilmeyecektir. Bu sürenin belirlenmesinde de esas alınacak olan dürüstlük kuralıdır. Bununla birlikte bu süre Dairemiz uygulamalarında Dairemiz’in 18.12.2013 tarih 2012/17220 -2013/23188, 04.11.2013 tarih 2012/5906 -2013/19523, 28/11/2018 tarih 2017/1405 – 2018/7443 Sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, kural olarak beş yıl olarak kabul edilmektedir, denilmiştir.

Yargıtay 11. HD’nin sessiz kalmaya ilişkin verdiği ilgi çekici kararlardan ilgili bölümler aşağıda aktarılmıştır.

Yargıtay 11. HD E. 2019/2591 K. 2020/571;   davalının ticaret unvanının 04.02.2003 tarihinde Ticaret Siciline tescil  edildiği, davanın ise 8 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra 04.04.2011 tarihinde açıldığı, açılmamış sayılmasına karar verilen İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2007/123 esas sayılı dosyasının ise 02.12.2009 tarihinde ikame edildiği, Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 2017/524 esas, 2018/4926 karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere, davanın açılmamış sayılmasının, emredici nitelikte usul kurallarına riayet etmemenin bir müeyyidesi olup kamu düzeni ile ilgili olduğu, medeni yargılama hukukunda davanın açılmamış sayılması kararının geriye doğru hüküm ifade ettiği, davanın açılmamış sayılması kararının verilmesi halinde davanın açılması ile meydana gelmiş olan bütün sonuçların ortadan kalkacağı ve zamanaşımı ya da hak düşürücü sürelerin korunması etkisinin dahi son bulacağı, nitekim 6100 Sayılı HMK 150/7 maddesinin; “Hangi sebeple olursa olsun açılmamış sayılan davadaki talep dahi vaki olmamış sayılır.” hükmünü ihtiva ettiği, davanın açılmamış sayılması ile böyle bir talebin dahi vaki olmamış sayılması sonucunu doğurduğundan bu etkilerinde ortaya çıkmamış sayılmasının gerektiği, bu durumda açılmamış sayılma kararının, sessiz kalma yönünden HMK 150/7 maddesinin açık hükmü ve anılı içtihatlar karşısında davacı lehine yorumlanamayacağı, tüm bu nedenlerle davacının 8 yılı aşkın süre sessiz kalması sureti ile TMK 2. maddesi kapsamında makul süre içerisinde davanın açılmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay 11 .HD E. 2019/89 K. 2019/7120; İstanbul Bölge Adliye Mahkemesince, dosya kapsamına göre davalının ünvan değişikliği yoluyla Horozlar – Taşımacılık ünvanını kullanmaya başladığı tarihin 17.03.2011 olduğu, davacının 03.08.2015’te ilk delil tespiti yaptırdığı ve 18.08.2015 tarihinde de dava açtığı, 4 yıl 4 ay 17 günlük sürenin sessiz kalma yoluyla hak kaybı için yeterli olmadığı, kaldı ki davacının bu süre zarfında da davalının kullanımlarına sessiz kalmadığı, nihayet kötüniyetli tescil durumlarında sessiz kalma yoluyla hak kaybının da söz konusu olmayacağı, davacının Horoz marka ve logo markasının tanınmışlığı ve ticaret ünvanı tescili karşısında davalı ticaret ünvanında yer alan “Horozlar” ibaresinin iltibasa yol açağının aşikâr olduğu, davanın bütünüyle kabulü gerektiği gerekçesi ile davacı vekilinin istinaf isteminin esastan kabulüyle Bakırköy 2.FSHHM’nin 12.12.2016 tarih ve 2015/155 E., 2016/186 K.sayılı kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne, davalının ticaret ünvanındaki “Horozlar” ibaresinin ünvandan terkinine, davacının marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin men’ine, www.horozlartasimacilik.com.tr alan adlı internet sitesinin erişiminin engellenmesine, davalıya ait HOROZLAR ibaresinin bulunduğu tanıtıcı evrak makina araç ve vasıtaya el konulmasına ilişkin talebin bu eylemlerin meydana geldiğine dair delil olmadığından reddine, karar özetinin Türkiye’de yayın yapan 5 büyük gazeteden birinde bir defaya mahsus ilanına karar verilmiştir, yönündeki kararı onamıştır.

Yargıtay 11. HD’nin  2018/1328-2019/6943 sayılı kararının karşı görüşünde; Bir hakkın ihlaline uzun süre sessiz kalınması ve o eyleme karşı dava açılmayacağı inancı oluşturulduktan sonra açılan davanın çelişkili davranış yasağı teşkil edeceğinin ileri sürülmesi mümkündür. Sessiz kalma sebebiyle hak kaybına ilişkin bilinen ilk Yargıtay uygulaması, Ticaret Dairesi’nin 30.04.1968 tarih ve 13837/2562 E-K. sayılı bozma ilamı, bu karara karşı direnilmesi üzerine de HGK’nin 19.02.1969 tarih ve 1966/130 Sayılı kararı ile gerçekleşmiştir. HGK tarafından uzun süre sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin olarak daha sonrada çeşitli kararlar verilmiştir (Bkz. 2011/249 K., 271 K., 2014/816 K., 2015/1055 K, 1198 K., 2895 K., 2016/310 K., 595 K.). Keza Dairemizce de sessiz kalma sebebiyle hak kaybına ilişkin olarak verilen onlarca karar örneği bulunmaktadır. Söz konusu kararların ortak özelliği ise, bu kararların tamamının marka haklarına ilişkin olarak verilmiş olmasıdır. Esasen hukuki bir engel bulunmamakla birlikte, Yargıtay “sessiz kalma nedeniyle hak kaybı” kurumunu marka hukukunun dışındaki sair alanlarda uygulamamakta oldukça dikkatli ve hassas davranmıştır. Marka hukukundaki genel uygulamada ise, tescilli bir markanın varlığına rağmen, bu markanın üçüncü kişiler tarafından hak sahibinden izinsiz olarak uzun süredir kullanılması, bu markaya yatırım yapılması ve bu eylem davacı tarafından biliniyor olduğu halde uzun yıllar sessiz kalınarak ve dava açılmayarak, keza dava açılmayacağı yolunda davalıda güven oluşturduktan sonra, marka hakkına tecavüz davası açmasının hakkın kötüye kullanılması teşkil edeceği temel mantığı üzerine kuruludur. Ancak bu olayların hiçbirinde, markayı kullanan kişinin bir sahtecilik yaparak bu hakka sahip olması söz konusu olmadığı gibi, marka sahibi de tescilli markasını kaybetmemekte, markayı kullanan kişi sadece bunu kullanma hakkı elde etmektedir. Hatta kendisine sessiz kalınan davalının, markayı ayrıca kendi adına tescil ettirme hakkı kazanması da söz konusu olmamaktadır. Kendisinden beklenen özen ve dikkati göstermeyen, kendisi dürüstlük kuralına uymayan kişiler, başkalarının dürüstlüğe aykırı bu davranışa karşı sessiz kalma nedeniyle hak kaybına uğradığını ileri süremezler. TMK m. 3’te yer alan “Kanunun iyi niyete sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyi niyetin varlığıdır. Ancak durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz”. Kanun, dürüstlük kuralına aykırı tutum ve davranışı himaye etmez. Öte yandan, hukukun genel ilkelerinden biri de “Hiç kimse kendi kusuruna dayanarak başkalarından hak talep edemez” (Kimse kendi kanunsuzluğundan faydalanamaz/Nemo auditur propriam turpitudinem allegans) ilkesidir, denilmiştir.

Yargıtay 11. HD’nin 2018/532-2019/6409 sayılı kararının karşı görüşünde;  Somut olayda birleşen dava yönünden; “Queen” ibareli markanın 43.sınıf hizmetlerde davacı …. adına 2002 yılından itibaren koruma altında olduğu, bu ibarenin 43.sınıfta konaklama hizmetlerinde davalı … AŞ. tarafından 2004 yılından bu yana marka olarak kullanıldığı ve davalının eyleminin marka hakkına tecavüz olduğu, keza, Dairemizin yerleşik uygulamasına göre, marka hakkına tecavüz teşkil edecek bir eylemin varlığını bilen veya bilmesi gereken marka sahibinin söz konusu tecavüze karşı en az beş yıl olmak uzun süre sessiz kalarak, karşı tarafta artık tecavüze karşı dava açılmayacağı yolunda bir güven ve kanaat oluşturulduktan sonra, tecavüz konusu markaya uzun süredir yatırım yapan kişiye karşı dava açmasının çelişkili davranış teşkil edeceği ve çelişkili davranışın MK 2.maddesi uyarınca dürüstlük kuralına aykırı olacağı ve kanun tarafından himaye edilmeyeceği için marka sahibinin sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğrayacağı hususunda bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, davacı marka sahibinin, tecavüz eylemi 2004 yılında başladığı ve bunu bildiği halde, marka hakkına tecavüz eylemine karşı 06.03.2012 tarihinde dava açmış olması nedeniyle, marka sahibinin sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğrayıp uğramadığı hususunda Daire çoğunluğu ile görüş ayrılığı oluşmuştur. Daire çoğunluğunun görüşüne göre, bir başka davaya konu olayda, davalı Tekirova’nın 2006/27903 Sayılı “… Park resort +şekil” unsurlu marka başvurusuna, davacı tarafından 19.03.2007 tarihinde itiraz edilmesi, itirazın kabulüyle başvurun reddi üzerine, davalının başvurunun reddi kararının iptali için dava açmış olması yeterli olup, anılan dava dosyası 2011 yılında kesinleştiğinden, davacı marka sahibi bu dosyanın dava tarihi olan 06.03.2012 tarihine kadar sessiz kalmış sayılmaz. Dairemiz uygulamalarına göre, önceki marka sahibi, markasının birden fazla sınıfta kullanımlarından sadece birine karşı itirazda bulunması diğer sınıflardaki kullanımına itirazda bulunmaması halinde, kullanımına itiraz etmediği sınıflardaki kullanım yönünden sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğrayacaktır ( Yarg. 11. HD, E. 2008/1941, K. 2009/6856, T. 04.06.2009 ). Dairemizin 2014/10121-19381 Sayılı içtihadına konu olayda, davacı önceki marka sahibi, davalının hem marka tescilinin hükümsüzlüğüne, hem de markayı kullanması nedeniyle marka hakkına tecavüzün tespitini talep etmiş, mahkemece her iki talep yönünden de davacının uzun süre sessiz kalması nedeniyle hak kaybına uğradığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Mahkeme kararına karşı davacının temyiz istemi Dairece, marka hakkına tecavüz davası yönünden temyiz istemlerinin reddine, hükümsüzlük davası yönünden ise bozulmasına karar verilmiştir. Daire Bozma İlamında açıkça, davacının hem davalı adına tescil edilen somut davaya konu marka başvurusuna itiraz etmiş olması, hem de davalının daha önce de aynı unsurlu başka marka başvurusuna itiraz etmiş olması nedeniyle “hükümsüzlük davası yönünden” sessiz kalmadığı kabul edilmiştir, denilmiştir.

Yargıtay 11. HD 2018/4866-2019/6259 sayılı kararında yerel mahkemenin; tüm dosya kapsamına göre asıl dava yönünden; davalının “BEKTAŞLAR” ibaresini, davacı markalarının tescilli olduğu sınıfta markasal biçimde kullandığı, söz konusu kullanım ile davacının unvanı ve tescilli markaları arasında iltibas yaratacak derecede benzerlik bulunduğu, davalının dosya kapsamında ispat edilen kullanımının, davacının marka haklarını ihlal ettiği ancak, davalı-birleşen davacının ticaret unvanının tescil tarihinin ve bu unvanını ticari faaliyetlerinde markasal olarak kullanmasının, asıl davacının davaya dayanak markalarının başvuru tarihinden öncesine dayandığı, sonradan tescil edilen markaya dayanarak daha önceden gerçekleşmiş ve sürmekte olan eylemlerin hukuka aykırılığının iddia olunamayacağı, davacı tarafından, davalının öteden beri kullandığı işareti terk edip, kendi markalarına yanaşacak biçimde kullanıma geçtiği yönünde bir iddia ve kanıt sunulmadığı, davalının dürüstlük kurallarına aykırı bir unvan veya tescilsiz marka kullanımının kanıtlanmadığı, davalı tarafın, tescilli ticaret unvanını hukuka uygun olarak kullandığı, dolayısıyla markaya tecavüzden söz edilemeyeceği, dava konusu davalı kullanımlarına ve davalının ticaret unvanı tesciline bu kadar uzun süre sessiz kalan davacının, ihlal edilen bir marka hakkının bulunduğu varsayılsa dahi sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığı, birleşen dava yönünden ise; birleşen davacının fiili kullanıma dair sunduğu delillerinden tescilsiz marka olarak “BEKTAŞLAR” ibaresine, uzun süreli bir kullanımla taşımacılık sektöründe belli bir ayırt edicilik kazandırdığı, bununla birlikte ibarenin tanınmış marka haline getirildiğini ispata yeterli delil bulunmadığı gibi esasen 556 Sayılı KHK’nın 8/4 maddesinde açıkça zikredildiği gibi “tescil edilmiş veya tescil için başvurusu daha önce yapılmış” bir davacı markası bulunmadığından, bu düzenlemenin somut olayda uygulanamayacağı, 02.07.1999 tarihinde tescil edilen 196913 Sayılı markanın hükümsüzlüğü konusunda 5 yıllık hak düşürücü dava açma süresi 02.07.2004 tarihinde dolduktan çok sonra huzurdaki davanın açıldığı, hükümsüzlük talebinin ancak markanın tescilinde kötü niyet varsa dinlenebileceği, dava konusu markaların serisi olan diğer markalar yönünden ise dava açma süresinin dolmadığı, dava konusu “BEKTAŞLAR” ibareli markalardan ilk markanın başvuru tarihinin 09.07.1998 olduğu, davalının bu marka başvuru tarihinden önce veya sonra markayı fiilen kullandığına dair delil sunmadığı, davacının ise kuruluşundan önce 1971 yılından itibaren davacının kurucu ortağı …’ın kurucusu olduğu dava dışı işletmeler vasıtasıyla, kuruluşundan itibaren de bizzat davacı şirket tarafından kesintisiz ve yoğun bir şekilde, özellikle personel taşımacılığı hizmetlerinde “BEKTAŞLAR” ibaresini unvan ve markasal kullanıma konu edildiği, davacının 556 Sayılı KHK’nın 8/3 maddesi anlamında bir öncelik hakkının olduğu, bu durumun marka tescil ettirilirken davalının bilgisi dahilinde bulunduğu, bu durumda marka tescilinin kötü niyetli olduğunun kabul edilebileceği, bununla birlikte davalı şirketin ilk marka tescilinden yaklaşık 16 yıl sonra bu davanın açıldığı, davalının markayı 39.sınıf hizmetler için tescil ettirmekle yetinmediği, tescilden itibaren yoğun ve yaygın biçimde markayı kullandığı, bu kullanımların davacının bilgisi dahilinde olduğu, marka sahibi davalının 1998/9275 Sayılı marka üzerinde artık korunması gereken bir hukuki durum kazandığı, birleşen davacının da, sessiz kalmak suretiyle bu markanın hukümsüzlüğünü isteme hakkını yitirdiği, davacının fiili kullanımının zaten 39.sınıftaki taşımacılık hizmetlerine ilişkin bulunduğu, davalının 1998 tarihli marka üzerinde artık kendisinden terki istenemeyecek hukuki durum kazanması karşısında 39.sınıf hizmetleri içeren 2010/6199 ve 2013/26272 Sayılı markaları için de seri marka uygulamasından istifade etmek suretiyle hak kazandığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir, yönündeki kararını onamıştır.

Yargıtay 11. HD 2018/5111-2019/6470 sayılı kararında; Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, tüm dosya kapsamına göre; davacı vekilinin ve davalı vekilinin istinaf başvurularının, davacının 123752 Sayılı markasının salça emtiası üzerinde tescilli bulunduğu ve korumaya sahip olduğu, davalı şirketin ticaret unvanında “MİS” ibaresinin bulunmadığı, davacının 98086 Sayılı MİS ibareli markasının 14.04.2008 tarihinde açılan 31.05.2016 tarihinde kesinleşen dava neticesinde salça emtiası yönünden kullanmama nedeniyle iptal edildiği, anılan kararın kural olarak dava tarihinden itibaren hüküm ifade ettiğinden davacının 14.04.2008 tarihinden sonraki davalı kullanımı yönünden 98086 Sayılı MİS ibareli markaya dayanamayacağı, davacının 123752 Sayılı markasının 1991 yılından beri tescilli olduğu, anılan markaya dayalı olarak salça ürünü yönünden “MİS” ibaresi üzerinde öncelik hakkının bulunduğu, davalının markasal kullanımlarının “MİS” ve “ERMİS” şeklinde olduğu, davalı kullanımlarının tescilli markalarından farklı olduğu, davalının ya “ER” ibaresini çok küçük yazarak “MİS” ibaresini öne çıkardığı ya da sadece “MİS” ibaresini öne çıkardığı, anılan kullanımın tecavüz oluşturduğu, ancak davalının “ERMİS” ibareli dava konusu kullanımına yaklaşık olarak 9 yıl boyunca karşı çıkılmaması ve davacının markayı tüm hak ve borçları ile birlikte devralması nedeniyle önceki maliklerin sahip olmadığı bir hakka dayanmasının mümkün olmadığı, “MİS” ibaresi öne çıkarılmak suretiyle gerçekleştirilen “ERMİS” şeklindeki kullanım yönünden davacının sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığı, davalının “MİS” şeklindeki marka kullanımının 2002 yılından beri devam ettiğine ilişkin savunmasına dayanak delillerin “MİS” markasının kullanımına ilişkin olmayıp “ERMİS” ibaresinin kullanımına ilişkin olduğu, aksi kabulde dahi anılan kullanıma 2006 tarihinde karşı çıkıldığından anılan “MİS” ibaresi yönünden davacının sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğramadığı, 2006, 2008 ve 2014 yıllarında davalıya markanın kullanılmaması yönünde ihtarname gönderildiği, davalının “ERMİS” şeklindeki kullanımının kendisine “MİS” ibaresi üzerinde bir hak bahşetmediğinden “MİS” şeklindeki davaya konu davalı kullanımının davacının 123752 Sayılı marka tescilinden doğan haklarına tecavüz teşkil ettiği, internet sitesinin davalıya ait olmadığı gibi internet sitesinin ait olduğu gerçek veya tüzel kişinin taraf olmadığı bir davada internet sitesine erişimin durdurulmasının doğru olmadığı, davalının “ERMİS” ve “MİS” ibarelerini markasal biçimde kullandığı, anılan kullanımın tescilli marka hakkı kapsamında değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla davalının “ERMİS” ve “MİS” ibareli dava konu kullanımlarının, davacının 123752 Sayılı marka tescilinden doğan haklarına tecavüz oluşturduğu, “MİSSALÇA” şeklinde bir davalı kullanımının ise ispat edilemediği, bu ibarenin davada taraf olmayan bir şirket adına tescilli alan adı olduğu, alan adı sahibi davalı olmadığından bu alan adı kullanımından dolayı davalının sorumluluğuna gidilemeyeceği, ilk derece mahkemesince davalı eylemlerinin, davacının marka tescilinden kaynaklanan haklarına tecavüz oluşturduğunun kabul edilmesine rağmen 556 Sayılı KHK’nın 62. maddesi kapsamında kalan el koyma ve ürünlerin toplatılması ile diğer bir kısım taleplerinin reddedilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle kabulüne, ilk derece mahkemesince verilen kararın kaldırılarak davanın kısmen kabulüne, davalının “MİS” ibaresini salça emtiası üzerinde markasal olarak kullanmasının davacının 123752 Sayılı “MİS” ibareli marka tescilinden doğan haklarına tecavüz oluşturduğunun tespitine, “MİS” ibaresinin salça ürünü üzerinde, ambalajında, faturasında vb. şekillerde kullanılmasının ve bu ürünlerin dağıtılmasının, satılmasının ya da bir başka şekilde ticaret alanına çıkarılmasının veya bu amaçlar için gümrük bölgesine yerleştirilmesinin, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutulmasının veya ticari amaçla elde bulundurulmasının durdurulmasına, “MİS” ibaresini taşıyan ürünlere, bunların ambalajlarına, münhasıran bu ürünleri üretmek için kullanılan aletlere, tanıtım materyallerine el konulmasına, toplatılmasına, imhasına, imhası mümkün olmaz ise üzerlerindeki marka işaretinin silinmesine, belirtilen suretle davalının tecavüzünün önlenmesine ve ortadan kaldırılmasına, kararın ilanına, terditli talebin değerlendirilmesine yer olmadığına karar verilmiştir, yönündeki kararı onamıştır.

Yargıtay 11. HD 2018/195-2019/4336 sayılı kararında; Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi ve tüm dosya kapsamına göre; davanın, YİDK kararının iptali istemine ilişkin olduğu, davacının 2011/112100 “Turizmdebusabah” ibareli 16, 38 ve 41. sınıf ürün ve hizmetleri içeren marka tescil başvurusu ile davalının Avrupa’da sabah+şekil, Türkiye’nin en iyi gazetesi sabah+şekil, Sabah biz Türkiye’yiz+şekil, Cumartesi sabah+şekil, Pazar sabah+şekil, Sabah işte insan+şekil, Sabah sarı sayfalar+şekil, Sabah+şekil, Sabah Avrupa+şekil, Bab’ı A.’de sabah+şekil, Merkez sabah+şekil, Günaydın sabah+şekil, Sabah’la günaydın+şekil, Sabah işte genç+şekil, Sabah’lıyorum+şekil markalarının TPMK nezdinde tescilli bulunduğu, redde mesnet davalı markalarının asıl ve ayırt edici unsurunun “Sabah” ibaresinden oluştuğu, zira ilk bakışta göze bu ibarenin çarptığı, diğer unsurların ayırt edicilikte geri planda oldukları, davacının başvurusunun da “Turizmdebusabah” ibareli olduğu, başvuru konusu işarette de “Sabah” ibaresinin de asıl ve ayırt edici unsur olduğu, redde mesnet markalar ile başvuru konusu işaretin aynı veya benzer anlamsal, sescil ve görsel etkiyi bıraktıkları, bütünsel olarak bıraktıkları izlenimin bu marka ve işaretlerin birbirleriyle ilintili oldukları yönünde kanaat oluşturduğu, farklılıkların markalar ile başvuru konusu işaret arasındaki benzerliğin etkilerini geri plâna itmeye yeterli olmadığı, redde mesnet alınan markaların 16, 38 ve 41. sınıftaki tüm ürün ve hizmetleri içerdiği, başvuru konusu işaretin de 16, 38 ve 41. sınıf ürün ve hizmetler için başvuru yapıldığı, her iki markanın aynı tür ürün ve hizmetleri içerdikleri, ortalama düzeydeki alıcıların/yararlanıcıların bu marka ve işaretin farklı işletmelere ait iki ayrı marka olduğunu derhâl ve hiç düşünmeden ilk bakışta algılamalarının mümkün olmadığı, marka ve işaretin birbirleriyle idarî ve ekonomik olarak bağlantılı şirketlere ait olduğu yönünde algılamada bulunulmasının kaçınılmaz olduğu, başvuru konusu işaretin, davalının markasının serisi yahut yeni bir şekilde düzenlenmiş versiyonu gibi algılanmasının kaçınılmaz olduğu, sessiz kalma yoluyla hak kaybı yolundaki bir def’i veya itirazın tescili zorunlu kılmayacağı, davalı kurum kararının hukuka uygun olduğu gerekçesiyle, davanın reddine dair verilen kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine karar Dairemizce onanmıştır.

Yargıtay 11. HD 2018/2698-2019/4227 sayılı kararında; Dava, davalı kurum kararının iptali istemine ilişkin olup ilk derece mahkemesince davalı şirketin 2014/78729 Sayılı “BİMSA” ibareli başvuru markası ile davacının “BİM” ibareli markalarının kapsamında olan 9, 35 ve 42. sınıf mal ve hizmetler yönünden “BİMSA” ve “BİM” ibareleri arasında benzerliğin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, anılan karara karşı davacı tarafça yapılan istinaf başvurusunun Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine karar verilmiştir. Ancak davalı şirketin başvuru markasının, aynı mal ve hizmetler yönünden, davacı markalarındaki “BİM” ibaresini aynı harf sırasıyla içerecek şekilde kapsadığı, ortalama düzeydeki tüketici kitlesince dava konusu başvuru markası “BİM – SA” olarak okunup algılanacağından başvuru markası ile davacı markaları arasında yüksek düzeyde benzerliğin bulunduğu göz önüne alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken davanın reddine dair verilen ilk derece mahkemesinin kararına karşı davacı vekilinin yapmış olduğu istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi doğru olmamış, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.Ayrıca Bölge Adliye Mahkemesince, davalı şirketçe “BİMSA” ibaresinin uzun yıllardan bu yana kullanımına davacının sessiz kaldığından bahisle “BİMSA” ibaresinin davalı şirket adına tescili gerektiği belirtilmişse de davalı şirketçe “BİMSA” ibaresinin kullanımına sessiz kalmasının, dava konusu “BİMSA” ibaresinin marka olarak tesciline haklılık vermeyeceğinin kabulü gerekirken mahkemece hatalı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi de doğru olmamış, kararın bu nedenle de davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir, denilmiştir.

Yargıtay 11. HD 2016/12374-2018/600 sayılı kararında; Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, tescilsiz ve izinsiz olarak başkasına ait marka kullanımına karşı uzun süre dava açılmaması halinde uygulanabilecek olan ve yasal dayanağı da TMK’nın 2. maddesi olan sessiz kalma nedeniyle hak kaybı müessesenin markaya tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, meni, sonuçlarının ortadan kaldırılması, maddi ve manevi tazminatın tahsili ile hükmün ilanı istemlerine ilişkin işbu davada değerlendirilebilecek bulunmasına, dolayısıyla mahkemenin tescilli bir markaya tecavüz şeklindeki kullanımın tecavüz devam ettiği sürece dava açılması ve tecavüzün tespiti, maddi manevi tazminat talepleri için kayıtlı marka sahibi yönünden sessiz kalma yoluyla bir hak kaybına neden olmayacağı gerekçesi yerinde değilse de davacı tarafından davalıya gönderilen ihtar, tespit dosyası, davalı tarafından yapılan marka başvurusuna davacı tarafça yapılan itiraz ve dava tarihi nazara alındığında somut olayda sessiz kalma nedeniyle hak kaybından ve MK’nin 2. maddesine aykırılıktan söz edilemeyeceğinin anlaşılmasına göre davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir, demiştir.

Yargıtay 11. HD 2016/9390-; 2018/6006 sayılı kararında marka ve unvan açısından sessiz kalmanın ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir; sessiz kalma suretiyle hak kaybı, gerek …’da ve gerekse 556 Sayılı KHK’da düzenlenmiş değildir. Bu durum Dairemiz uygulaması ile hukukumuza yerleşmiş olup, yasal dayanağı da TMK’nın 2. maddesidir. Sessiz kalma yolu ile hak kaybının oluşması için öncelik hakkı sahibinin sonraki markadan veya kullanımdan haberdar olması gerekmekte ise de sessiz kalmanın kaç yıl sonra hak kaybına yol açacağı ile ilgili kesin bir süre vermek mümkün değildir. Burada önemli olan öncelik hakkı sahibinin sonraki kullanıma bir süre katlanmış olmasıdır. Bu itibarla bu sürenin belirlenmesinde somut olayın özelliklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu sürenin belirlenmesinde de esas alınacak olan dürüstlük kuralıdır. Sessiz kalma yoluyla hak kaybının gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilirken, öncelik hakkının sahibinin sonraki tescil veya kullanımdan haberdar olduktan sonra izlediği yol ve sergilediği tavır önemlidir. Bu durumda, davalının markasal kullanımları ve başlangıcı nazara alınarak bu tarihten itibaren dava tarihine kadar geçen süre belirlendikten sonra davacının markaya tecavüz ve haksız rekabete dayalı talepleri yönünden işbu davanın açılmasının TMK’nın 2. maddesi kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekirken, mahkemece ticaret unvanının terkini talebinin aradan geçen süre ve sessiz kalma dikkate alınarak reddine karar verilmişse de marka hakkına dayalı talepler yönünden uzun süreli sessiz kalma suretiyle hak kaybı hususu tartışılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın temyiz eden davalı yararına bozulması gerekmiştir.

Yargıtay 11. H. D. 2016/618- 2017/3606 sayılı kararında yerel mahkeme kararını onamıştır; Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre; olay tarihinde yürürlükte olan TTK’nın 56 ve 57 maddeleri dikkate alındığında davalının kullanımına konu işaretler ile davacının markalarının benzerliğinin çok yüksek olması davacının tescilli marka haklarının bir kısmının davalının ticaret unvanından önceki tarihlere dayanmakta olması davacı markasının tanınmış marka olması davalının sunduğu hizmetlerin davacının sunduğu mal veya hizmetlerle aynı veya benzer hizmetlere dair olması hususları birlikte değerlendirildiğinde olay tarihinde yürürlükte olan TTK’nın 57/5 maddesi uyarınca bu husus iltibasa sebebiyet verecek nitelikte olduğu, bu sebeple davalının fiilleri TTK’nın 56 ve diğer maddeleri kapsamında aynı zamanda haksız rekabet teşkil ettiği, öğretide ve Yargıtay kararlarında istikrar kazandığı üzere sessiz kalma yoluyla hakkın kaybın ilkesinin uygulanabilmesi için davacı tarafın markasına tecavüzü bilmesi ve buna uzun süre ses çıkarmaması davalının ise iyiniyetli olması gerektiği, oysa davacı yurtdışında ABD’de kurulmuş bir firma olup davalı tarafın haksız kullanımını uzun süredir bildiği ve buna rağmen ses çıkarmadığı hususu dosyaya yansımadığı, ayrıca … markası dünyaca tanınmış bir marka olup ülkemizde de davalı firmanın kuruluşu olan 1995 yılından çok öncesinde filmler ve çizgi filmler yoluyla bilinmekte olduğundan davalının iyiniyetli olduğunu söylemeye olanak bulunmadığı, davacı tarafın marka tescili davalı firmanın kuruluşundan önceye dayandığından ve davacının tanınmış marka üzerinde 556 KHK ve uluslararası sözleşmeler gereği üstün hakkı bulunduğundan hükümsüzlük davası açılıp açılmadığı hususunda araştırma yapılmasına gerek olmadığı bu haliyle davalı firmanın … ibaresini ticaret unvanında kullanmasının davacının tanınmış markasına tecavüz oluşturduğu ve TTK gereği haksız rekabete neden olduğu gerekçesiyle, davanın kabulüyle davalının davacının … markasına el atmasının önlenmesine, davalının ticaret unvanından … ibaresinin çıkarılmasına ve ticaret unvanının ticaret sicilinden terkinine, davalının www…..com.tr alan kaydının iptaline karar verilmiştir.

Yargıtay 11. HD’nin 2015/13823-2017/2705 sayılı kararının karşıt görüşünde; Somut olayımızda, davacı bilahare adına tescil ettirmiş olduğu ve mülkiyeti kendisine ait olduğu uyuşmazlık konusu olmayan markanın, davalı tarafından sözleşmeye dayalı kullanımının sonlandırılması için davalıya ihtarname keşide etmiş, davalının kullanıma devam etmesi üzerine de işbu davayı açmıştır. Taraflar arasındaki sözleşmenin sonlandırılması bakımından kanuni bir engel söz konusu değildir. Keza sözleşmede de bu yönde bir hükmün varlığı davalı yanca ileri sürülüp kanıtlanmamıştır. Şu halde, yukarıdaki açıklamalar ışığında, taraflar arasındaki kullandırma amaçlı sözleşme, davacının sözleşme özgürlüğü çerçevesinde göndermiş olduğu ihtarname ile sonlanmış olacağından, davalının bu tarihten sonraki kullanımının hukuka uygun olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Davalının, elbette, kullandırma amaçlı sözleşmenin uygun olmayan bir vakitte feshedilmiş olduğunu, feshin haklı nedenlere dayanmadığını ileri sürerek bu hususu kanıtlaması halinde davacıdan tazminat isteme hak ve yetkisi vardır. Ancak, sözleşmenin aynen ifasına devam edilmesini istemesi mümkün olmadığı gibi, davacının, taraflar arasındaki sözleşmenin hükmünü sürdürdüğü süreçteki sözleşmeye uygun davranışının, “sessiz kalma yoluyla hak kaybı” gibi konuya yabancı bir kavram ile açıklanması da mümkün değildir. Aksinin kabulü, sözleşmede aksi kararlaştırılmadığı halde, kullandırma amaçlı sözleşmelerin, kullanılanın mülkiyetinin kullanan tarafından kendiliğinden kazanılması gibi hukuken kabul edilemeyecek bir yola cevaz verir, denilmiştir.

 

 

 

Yazı Kategorileri:
Marka

2003 yılından itibaren Barolar Birliği’ne bağlı olarak çalışan Avukat Emre Kurt, kariyerine ticaret hukuku alanında başlamış Kırkağaç 6. Jandarma Er Eğitim Alayı Manisa’da Disiplin Subayı olarak askeri hizmet verdikten sonra Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret ve Şirketler Hukuku alanında uzmanlaşmıştır. Londra Üniversitesi’ndeki ihtisasın ardından Av. Emre KURT’un hukuk pratiği özellikle fikri mülkiyet hakları ve haksız rekabet hakları konusunda yoğunlaşmıştır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yorum Yaz