Şub 17, 2021
24 Görüntüleme

Yazan
banner

Davacının istemleri değerlendirildiğinde, ilk davanın kısmi, ikinci davanın ise ek dava olduğu anlaşılmaktadır. Davacının alacağının yalnızca bir bölümü için açtığı davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkanı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir. Davacının kısmi dava mı, yoksa tam dava mı açtığı, dava dilekçesinden anlaşılır. Davacı, isteminin ne olduğunu açıkça bildirmelidir. ( HUMK. m. 4, 179/5 ) Aksi halde davacı, alacağının yalnız bir kesimi için dava açtığını, dolayısıyla kısmi dava açtığını bildirmemiş ise, dava kısmi dava değil, tam dava sayılır. Bununla birlikte davacı, açıkça açtığı davanın bir kısmi dava olduğunu dava dilekçesine yazmak zorunda değildir. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir. ( Yargıtay HGK 18.4.1979 gün ve 1979/11-207 esas, 389 karar sayılı ilamı ). Türk Hukuk sisteminde, Alman, İsviçre ve Avusturya hukuk sisteminde olduğu gibi kısmi dava açılması mümkündür. Kısmi dava açılabilmesi kuralının istisnası, manevi tazminat davasıdır. Çünkü manevi tazminat bir bütündür. Duyulan acı ve üzüntünün karşılığı dava yoluyla belirlenip, karşı tarafa bildirildikten sonra artırılması yeni bir dava yolu ile dahi olsa mümkün değildir. Kısmi davanın tamamen kabulüne ilişkin karar sonradan açılan ek davada yanlar arasındaki hukuksal ilişkinin mevcudiyeti açısından kesin delil oluşturur. Bunun yanında somut olayda olduğu gibi kısmi dava karara bağlanmazdan önce de ek dava açılabilir. Bu halde, mahkeme birleştirme kararı vermelidir. Farklı mahkemelerde açılması ve sürelerin geçirilmesi nedenleriyle buna olanak kalmamışsa, ek davanın asıl davayı bekletici sorun yapması uygun olur. ( Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı Cilt 2 Sayfa 1515 vd ).

Davalı eylemi, davacının bilimsel eserinden, onun izni olmadan işlenme eser meydana getirmedir. Burada davacıya ait bilim eseri işlenerek “sinema eseri” haline dönüştürülmüştür. Oysa FSEK 21. maddeye göre bir eserin “işleme hakkı” münhasıran esas eser sahibine aittir. Başkaları tarafından bu hakkın kullanılması, davacıya ait işleme hakkının FSEK 52. madde uyarınca yazılı sözleşme ile davalılara devredilmesidir. Buradaki yazılı olma kuralı geçerlilik şartıdır.


YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2003/4-260 K. 2003/271 T. 2.4.2003

Davacılar büyük zaman ve emek harcayarak meydana getirdikleri “Yeşilçam’da Bir Sultan” isimli bilimsel eserin, davalı tarafından 1 Mart 1996 tarihinde TV’de yayınlanan “A.” adlı belgesel dizinin ilk bölümünü oluşturan T’nin tanıtıldığı “T.S.” adlı bölümde, FSEK’na aykırı bir biçimde, alıntı ve çalıntı yapıldığını, isimlerin belirtilmediğini savlayarak, FSEK 68. maddesi gereğince fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak toplam 500.000.000.TL maddi ve FSEK madde 70/1 gereğince davalılar için toplam 3.000.000.000.- TL. manevi tazminata hükmedilmesini istemişler, açtıkları ve bu dava ile birleşen ek davada ise, saklı tuttukları tazminat bakımından davacılar için toplam 2.500.000.000.TL. tazminatın tahsiline karar verilmesini, FSEK 68/1. maddeye göre uğradığı zarar miktarının ve fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, eserlerinde FSEK anlamında bir ihlalin söz konusu olmadığını, her iki eserin niteliklerinin ve temel tezlerinin birbirinden farklı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemenin, davacının eserinden davalının belli noktalarda esinlendiği, aynen alıntılar yapıldığı, referans verilmediği ve bu biçimde davacıların mali ve manevi boyutta fikri haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bilirkişi raporunda hesap edilen mali haklar tazminatı olarak hesap edilip asıl ve ek davada her iki davacı için istenilen toplam 3.000.000.000.TL. mutad işleme bedeli ile 1.000.000.000.TL manevi tazminata hükmedilmesi yönünde verdiği karar özel dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

FSEK’e göre, fikir ve sanat eseri, eser sahibinin hususiyetini taşıyan, ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar ve sinema eserleri türlerinden birisi içine giren her nevi fikir ve sanat mahsulü olarak tarif edilmiştir. ( FSEK m. 1/B-a )

Bu tarife göre bir fikir ürününün eser olarak kabul edilebilmesi için baskın görüşe göre FSEK madde 1/1’de sayılan eserler içinde yer alması ( objektif koşul ) ve sahibinin hususiyetini taşıması başka bir anlatımla “özgün olma” “yaratıcı özellik taşıması” ( subjektif koşul )’un bulunması gerekmektedir.

Dosyadaki kanıtlara ve bilirkişi raporuna göre davacıların “Yeşilçamda Bir Sultan” adlı eserin FSEK 2/1 kapsamında “bilimsel eser” ve aynı yasanın 8/1. maddesine göre de eser sahibinin davacı yazarlar bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bilirkişi raporlarına, özel dairenin ilk bozma kararı kapsamına ve bu bozmadan sonra mahkemenin kabulüne göre, davalının yaptığı filmin, davacının eserinden sadece esinlenme, öykülenme sonunda meydana getirilmiş genel bir etkileşim ürünü olmayıp, intihal düzeyinde alıntılardan oluştuğu sonucuna varılmalıdır. Uygulama ve öğretiye göre, bir eserde yapılan alıntılar ortaya çıkan yeni esere galip geliyorsa, artık masum alıntıdan söz edilemez. Davalı, davacıya ait sosyolojik bir inceleme niteliğindeki bilimsel eserinden, çeşitli alıntı, uyarlama ve değişikliklerle belgesel bir sinema eseri meydana getirmiştir.

Davalı eylemi, davacının bilimsel eserinden, onun izni olmadan işlenme eser meydana getirmedir. Burada davacıya ait bilim eseri işlenerek “sinema eseri” haline dönüştürülmüştür. Oysa FSEK 21. maddeye göre bir eserin “işleme hakkı” münhasıran esas eser sahibine aittir. Başkaları tarafından bu hakkın kullanılması, davacıya ait işleme hakkının FSEK 52. madde uyarınca yazılı sözleşme ile davalılara devredilmesidir. Buradaki yazılı olma kuralı geçerlilik şartıdır.

Somut olaya dönersek, taraflar arasında eserin işlenme hakkının davalılara devir edildiğine dair yazılı bir sözleşme yoktur.

Böylece, davalılar, davacıya ait “bilimsel eseri” işleyerek bir “sinema eserine” dönüştürmüşler ve işleme eseri çoğaltmak, televizyonda oynatmak suretiyle, eser sahibinin eserini çoğaltma ve yayma hakkını ihlal etmişlerdir. ( FSEK 22 ve 23. madde ).

Davalıların bu eyleminin, FSEK’de yazılı davacının mali haklarına bir saldırı teşkil ettiği yerel mahkeme ve özel dairenin kabulünde bulunmaktadır.

FSEK, eser sahibinin kişiliği ile yakından ilgili haklar tanımış, bunları “manevi haklar” diye adlandırmıştır. ( FSEK 14-16 ) Bunlar eserin umuma arz yetkisi ( md. 14 ), adın belirtilmesi yetkisi ( md. 15 ), eserde değişiklik yapılmasını men etmek yetkisi ( md. 16 ), eser sahibinin zilyed ve malike karşı hakları ( md. 17 )’dır.

Yukarıda anılan manevi haklara tecavüz halinde eser sahibi FSEK 70/1. maddesi uyarınca manevi tazminat davası açabilir. Dava açılabilmesi için eser sahibine ait manevi hakların ihlal edilmesi yeterli olup, karşı tarafın kusuru aranmaz.

Eser sahibinin manevi haklarının ihlali yanında, eserin icrası ve başka yolla yayınlanması eser sahibinin manevi hakları yanında onun kişilik haklarını da ihlal etmiş olabilir. İşte bu gibi hallerde Yargıtay Hukuk Bölümü İçtihadı Birleştirme Kurulunun 18.12.1981 gün ve E: 1980/1, K: 1981/2 sayılı kararında vurgulandığı gibi FSEK 70/l. madde yanında Borçlar Kanununun 49. maddesi uyarınca davalı eylemi aynı zamanda davacının kişilik haklarını ihlal ediyorsa bu maddeye göre de manevi tazminat isteyebilecektir.

Somut olayda davalıların, davacıların FSEK 14, 15 ve 16. maddelerinde yazılı manevi haklarını ihlal ettikleri hususu da uyuşmazlık konusu değildir.

Yapılan ihlallerin niteliği bu şekilde açıklandıktan sonra tazminat miktarının saptanması yöntemi bakımından kısmi ve ek davadaki istemlerin irdelenmesi gerekmiştir.

Davacılar açtıkları kısmi davada aynen “FSEK 68/1 ve 70. maddeleri gereğince, maddi tazminat talebimizle ilgili fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydı ile, davacı Seçil için 250.000.000. TL. maddi, 1.500.000.000. TL. manevi, Canan için 250.000.000 TL. maddi, 1.500.000.000 TL. manevi tazminat olmak üzere toplam 3.500.000.000.TL.’nın olay tarihi olan 1.3.1996 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline” karar verilmesini talep etmiştir. Yargılama sırasında alınan 2.7.2001 tarihli bilirkişi raporunda, davacıların mali haklarının ihlali nedeniyle isteyebilecekleri tazminatın “eserin mutad işlenme bedeli olan ( 3.000.000.000 ) TL” bulunduğu, davacılar dava dilekçesinde FSEK 68. maddeye göre sadece 500.000.000.TL. talep ettiklerinden artık 3 katına hükmedilemeyeceği belirtilmiştir.

Davacılar, bu bilirkişi raporundan sonra açtıkları ve bu dava ile birleşen ek davalarında da aynen “ilk davamızda saklı tutmuş bulunduğumuz davacı Seçil için 1.250.000.000.TL. ve davacı Canan için 1.250.000.000. TL. olmak üzere toplam 2.500.000.000.TL. maddi tazminat alacağımızın olay tarihi olan 1.3.1996 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, 5846 Sayılı Yasanın 68/1-2-3-son maddesi ve ilgili diğer hükümleri gereğince müvekkillerin uğramış bulunduğu zarar miktarının üç katına ve sair fazlaya ilişkin dava ve talep haklarımızın saklı tutulmasına” karar verilmesini istemiş, bu ek dava için üç katı miktarı hesaplanıp istenecek halde iken sadece bilirkişi raporunda her iki davacı için hesap edilen 2.500.000.000.TL. üzerinden harç ödemiştir.

Burada uyuşmazlık konusu olan husus ve metni aynen yukarıya alınan ek dava dilekçesinde davacıların mutad işleme bedelinin üç katı tutarının ek davada talep edilip edilmediği, üç katı isteğin üçüncü bir davaya bırakılıp bırakılmadığı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.

Davacının istemleri değerlendirildiğinde, ilk davanın kısmi, ikinci davanın ise ek dava olduğu anlaşılmaktadır. Davacının alacağının yalnızca bir bölümü için açtığı davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkanı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir. Davacının kısmi dava mı, yoksa tam dava mı açtığı, dava dilekçesinden anlaşılır.

Davacı, isteminin ne olduğunu açıkça bildirmelidir. ( HUMK. m. 4, 179/5 ) Aksi halde davacı, alacağının yalnız bir kesimi için dava açtığını, dolayısıyla kısmi dava açtığını bildirmemiş ise, dava kısmi dava değil, tam dava sayılır. Bununla birlikte davacı, açıkça açtığı davanın bir kısmi dava olduğunu dava dilekçesine yazmak zorunda değildir. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir. ( Yargıtay HGK 18.4.1979 gün ve 1979/11-207 esas, 389 karar sayılı ilamı ). Türk Hukuk sisteminde, Alman, İsviçre ve Avusturya hukuk sisteminde olduğu gibi kısmi dava açılması mümkündür.

Davacı kısmi dava yoluna giderken, masrafta tasarruf amacıyla bu yola başvurur. Davacı davayı kazanacağından emin değilse, ya da alacak miktarı başlangıçta likit değilse ve bir bilirkişi yardımı ile hesaplanması gerekiyor ve açılan ilk davada miktar saptanıyorsa, başlangıçta alacağın yalnızca bir kesimi için dava açarak, daha az yargılama gideri ile davasında haklı bulunup bulunmadığını ve haklı olduğu oranı öğrenir. Kısmi davayı kazanırsa, bu defa daha güvenle, alacağın kalan kesimi için ikinci bir dava ( ek dava ) açabilir. Davalının da kısmi davaya karşı, bir karşılık dava açarak, davacının iddia ettiği alacağın tümünün mevcut olmadığının saptanmasını isteyebilmesi ( olumsuz tespit davası ) olanağı söz konusu olduğundan, kısmi davanın olanaklı olması, davalının hukuksal durumunu ağırlaştırmayacak ve eşitlik ilkesine aykırı düşmeyecektir.

Davacının, alacağını küçük parçalara bölerek her parçası için ayrı bir kısmi dava açmasında, korunmaya değer bir hukuksal yararının olup olmadığı, bu tür bir davranışın hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirilmesi gerekip gerekmediği, somut olayın özelliğine göre her davada ayrı ayrı irdelenmesi gerekir.

Kısmi dava açılabilmesi kuralının istisnası, manevi tazminat davasıdır. Çünkü manevi tazminat bir bütündür. Duyulan acı ve üzüntünün karşılığı dava yoluyla belirlenip, karşı tarafa bildirildikten sonra artırılması yeni bir dava yolu ile dahi olsa mümkün değildir. Kısmi davanın tamamen kabulüne ilişkin karar sonradan açılan ek davada yanlar arasındaki hukuksal ilişkinin mevcudiyeti açısından kesin delil oluşturur. Bunun yanında somut olayda olduğu gibi kısmi dava karara bağlanmazdan önce de ek dava açılabilir. Bu halde, mahkeme birleştirme kararı vermelidir. Farklı mahkemelerde açılması ve sürelerin geçirilmesi nedenleriyle buna olanak kalmamışsa, ek davanın asıl davayı bekletici sorun yapması uygun olur. ( Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı Cilt 2 Sayfa 1515 vd ).

Bu açıklamalar ışığında somut olaya baktığımızda, ihlalin meydana geldiği tarihte yürürlükte olan 68/1. maddede ( 7.6.1995 gün 4110 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklik ) “Eser, hak sahibinin izni olmadan çevrilmiş, sözleşme dışı veya sözleşmede belirtilen sayıdan fazla basılmış, diğer bir biçimde işlenmiş ya da radyo ve televizyon ile yayınlanmış, temsil edilmiş ise, izni alınmamış eser sahibi, rayiç bedel itibariyle uğradığı zararın en çok üç katını isteyebilir” denilmiştir.

4110 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklikten önce 68. madde “mutad bedel” deyimi, 4110 Sayılı Yasanın gerekçesinde belirtildiği gibi salt madde metnini Türkçeleştirmek amacıyla rayiç bedel olarak değiştirilmiştir. Hükmün amacı rayice göre tespit edilecek telif ücretinin üç katını ödettirerek, hak sahibini zararını ispat yükünden kurtarmak ve böylece ispat edilemeyen zararın eser sahibinin sırtında kalmasına engel olmaktır. Maddenin 2. fıkrasında “Sözleşme olması durumunda isteyebileceği miktarın üç kat fazlasını talep edebilir” diyerek tazminat hesabına açıklık getirmiştir. ( Bkz. Fikri Mülkiyet Hukuku Prof. Dr. Ünal Tekinalp 1999 sh: 298 vd ).

Hesap yöntemi bu derece açık ve davacılar ek davada bilirkişi tarafından hesaplanan 3.000.000.000.TL. tazminatın üç katını talep edebilecekken ne ilk kısmi davada ne de ek davada bu miktarı talep etmemişler “üç katı ve sair fazlaya ilişkin haklarını” saklı tutarak bu kesim hakkındaki istemlerini üçüncü davada tartışmak istemişlerdir.

Bilindiği gibi yerel mahkemeler ve Yargıtay tarafların istemi ile bağlı olup yalnızca istem konusunda karar verirler. İstemden fazlaya hüküm veremezler. ( HUMK 74 ). Kesin hüküm, yalnız hüküm fıkrası hakkında geçerlidir. Kısmi ve ek davanın tamamen kabulüne ilişkin mahkeme kararı alacağın dava edilen ve dolayısıyla hükmedilen kesimine ilişkindir. Davacıların açıklanan istekleri ek davadaki dava değeri olarak yaptıkları belirleme ve buna yönelik işlemler birlikte değerlendirildiğinde davacıların açtıkları ikinci davanın ek dava olduğu bu ikinci davada 68/1. maddesinde yazılı “rayiç bedel itibariyle uğradığı zararın en çok üç katını” dava etmedikleri sonucuna varılmıştır. Davacının saklı tuttuğu bu kesim hakkında usulüne uygun açılmış bir dava bulunmadığından mahkemenin dava yoluyla önüne getirilmemiş bir konuda karar vermesi usulen mümkün değildir. Nitekim mahkeme kararının hüküm fıkrasında, davacıların bu yönü amaçlayan istemleri usule uygun olarak fazlaya ilişkin hakları saklı tutulmuştur. Mahkeme kararının gerekçe bölümünde kısmi davada istenmeyen râyiç bedel itibariyle en çok üç katını artık ek davada istenemeyeceğinin tartışılması, açılmamış bir davada hüküm kurulması yasağına aykırı görüldüğünden direnme kararı bu yönüyle usul ve kanuna aykırı bulunmuştur. Hal böyle olunca maddi tazminat yönünden direnme kararının bozulması gerekmiştir.

Manevi tazminat bakımından mahkemece bozma ilamına uyma kararı verilip, kendi takdirine göre yeniden aynı oran üzerinden tazminata hükmedildiği görülmekle mahkemece bozmadan sonra özel dairece incelenmeyen yeni bir hüküm kurulduğu anlaşıldığından bu kısma ilişkin temyiz itirazlarının incelenebilmesi için dosyanın özel daireye gönderilmesine karar verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

fsek dava fsek dava  fsek avukat fsek avukat  telif avukat telif avukat telif hakları telif hakları telif hakları dava telif hakları dava telif avukatı telif avukatı fsek tazminat fsek tazminat  eser eser kısmi dava kısmi dava kısmi davanın şartları kısmi davanın şartları  fsek tecavüz fsek tecavüz telif tecavüz telif tecavüz telif tazminat telif tazminat

Yazı Kategorileri:
FSEK

2003 yılından itibaren Barolar Birliği’ne bağlı olarak çalışan Avukat Emre Kurt, kariyerine ticaret hukuku alanında başlamış Kırkağaç 6. Jandarma Er Eğitim Alayı Manisa’da Disiplin Subayı olarak askeri hizmet verdikten sonra Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret ve Şirketler Hukuku alanında uzmanlaşmıştır. Londra Üniversitesi’ndeki ihtisasın ardından Av. Emre KURT’un hukuk pratiği özellikle fikri mülkiyet hakları ve haksız rekabet hakları konusunda yoğunlaşmıştır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yorum Yaz