May 12, 2022
26 Görüntüleme

Kesin olarak verilen mahkeme kararları ne zaman kesindir?

Yazan
banner

HMK’nın 353/1-a-6 maddesinin, eksik delil toplanması veya delilin eksik incelenmesi halinde ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak dosyanın esas hakkında inceleme yapılmaksızın mahalline iadesini mümkün kıldığı şeklinde yorumlanması halinde, HMK’nın 371/1-ç bendine göre karara etki eden yargılama eksikliğinin bulunduğu durumlarda adli yargı teşkilatı içinde sadece Yargıtay’a tanınan eksik inceleme ve değerlendirmeye dayalı bozma yetkisine eşdeğer bir yetkinin bölge adliye mahkemesine de tanındığı sonucuna varılacaktır ki, herhalde, bu sonuca katılmak mümkün değildir.


Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2019/4252 E. , 2020/2311 K.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının markaları ile davacının 94/008603 sayılı “SPECK+ŞEKİL” ibareli markası arasında görsel, sescil ve anlamsal olarak iltibas oluşturacak derecede benzerlik bulunduğu, ancak davalıya ait hükümsüzlüğü istenilen markanın Almanya’da ve diğer ülkelerde tescil tarihinin eski oluşu ile Türkiye’de de tescilinden daha eski tarihlerde kullanılması karşısında davalı markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesinin haksızlığa yol açabileceği ve Paris Sözleşmesinin ruhuna uygun olmayacağı, davalı tarafın “SPECK” ibareli markayı davacının tescil başvurusundan çok önce Türkiye’de yaygın olarak kullandığı, davalı lehine 556 sayılı KHK 8/3 ve 6769 sayılı Kanunun 6/3 maddelerindeki önceye dayalı kullanım hakkı oluştuğundan davacı açısından 556 sayılı KHK 8. ve 42. maddesi ile 6769 sayılı kanunun 6 ve 25. maddesindeki hükümsüzlük koşullarının gerçekleşmediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karara karşı, davacı vekili istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesince, kural olarak tescille marka koruması sağlanmakla birlikte 556 sayılı KHK 8/3 maddesinde sayılan koşullarda, tescilsiz markalara koruma sağlandığı, 8/3 maddesi hükmünün sadece yapılan bir başvuruya itiraz hakkı verdiği, eskiden beri bir markanın tescilsiz biçimde kullanılmasının markayı kullanan kişiye benzer bir markanın bulunmasına rağmen tescil hakkı sağlamayacağı, davalıya ait hükümsüzlüğü istenilen markaların Almanya’da ve diğer ülkelerde davacının dayanak markasından daha önce tescilli olmasının davalıya söz konusu markasını Türkiye’de tescil hakkı sağlamayacağı, böyle bir kabulün markaların ülkeselliği ilkesine aykırı olduğu, hükümsüzlüğü istenilen markaların 2012 yılında tescil edildikleri gözetildiğinde, tescil tarihinden 3 yıl sonra açılan işbu davada, davacının sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığının söylenemeyeceği, uyuşmazlığın davacıya ait 94/008603 sayılı marka ile davalıya ait dava konusu markalar arasında 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında benzerlik ve iltibas tehlikesi bulunup bulunmadığı tespit edilerek çözümlenmesi gerektiği, davaya dayanak davacının 2013/96334 sayılı markası hükümsüzlüğü istenilen markalardan sonraki tarihli olduğundan 556 sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında davacıya bir hak sağlamayacağı, davacının davasına dayanak yaptığı 94/008603 sayılı markasının kullanmama nedeniyle iptali ve 556 sayılı KHK’nın 7/1-b, 8/1-b 8/3, 8/5, 35, 42/1-b maddeleri uyarınca da hükümsüzlüğü talebi ile davalı tarafından davacıya karşı dava açılmış olup, Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi’nin 2014/523 Esas sayılı dosyasında görülen davada verilen karar henüz kesinleşmediği, 556 sayılı KHK’nın 44. maddesi uyarınca markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi halinde, bu kararın sonuçları geçmişe etkili olacağından söz konusu hükümsüzlük davası sonucunda verilecek kararın bu davayı da etkileyeceğinin kabulü gerektiği, somut uyuşmazlığın çözümünde anılan dava sonunda verilecek olan kararın kesinleşmesinin beklenilmesinin gerekli olduğu, bu dava dosyasının iş bu dava yönünden esasa etkili bir delil niteliğinde olduğu, Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2014/523 Esas sayılı dava dosyasının kesinleşmesinden sonra delillerin yeniden değerlendirilerek yeni bir karar verilmesi gerektiğinden davacı vekilinin istinaf itirazlarının kabulüne, HMK’nın 353/1-a-6. maddesi gereğince yerel mahkeme kararının kaldırılmasına, dosyanın davanın yeniden görülebilmesi için mahkemesine iadesine, kararın niteliğine göre, davacı vekilinin istinaf itirazlarının bu aşamada incelenilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
Ankara Bölge Adliyesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince temyiz edilen kararın kesin olarak verilmiş olduğu gerekçesi ile temyiz başvurusunun reddine karar verilmiştir.
Ankara Bölge Adliyesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, marka hükümsüzlüğü talebine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, davacı tarafından karara karşı istinaf yoluna başvurulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, davalı tarafça davacının markasının hükümsüzlüğü talebi ile dava açıldığı, bu davanın sonucunun eldeki davayı etkileyeceği, somut uyuşmazlığın çözümünde davalının davacı aleyhine açtığı davada verilecek kararın kesinleşmesinin beklenilmesi gerektiği gerekçesi ve HMK’nın 353/1-a-6 maddesi hükmü dayanak gösterilmek suretiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılmış, dava dosyasının, eksikliklerin ikmali ile yeniden bir karar verilmek üzere ilk derece mahkemesine geri gönderilmesine “kesin” olarak karar verilmiş, kararın davacı yan vekili tarafından temyizi üzerine de yine aynı mahkemece kararın kesin olduğundan bahisle temyiz dilekçesinin reddine karar verilmiş, bu karar da süresi içerisinde davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Bu durumda, HMK’nın 366. maddesi delaletiyle kıyasen uygulanması gereken aynı Kanunun 346/2. maddesi çerçevesinde, öncelikle, Bölge Adliye Mahkemesince verilen ek karara yönelik temyiz isteminin incelenmesi gerekir. Bir başka söyleyişle, HMK’nın 346/2. maddesinin verdiği açık yetki ve görev çerçevesinde, Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın, öncelikle, kararda belirtildiği üzere kanunda öngörülen “kesinlik” koşullarını haiz olup olmadığı incelenmelidir. İncelemenin, yine anılan kanun maddesindeki tanımıyla “yerindelik” denetimi niteliğinde yapılması gerektiği, yerindeliğin ise Bölge Adliye Mahkemesinin kararına atfettiği mahiyet ve bu mahiyete bağlı öngörülen kesinlikten bağımsız olarak, bunların varlığı için kanunda yer verilen objektif nitelikteki neden ve koşulların bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi ile mümkün olabileceği kuşkusuzdur.
Esasen, ilk derece mahkemelerinin “kesin” olduğundan bahisle vermiş olduğu kararlar bakımından Bölge Adliye Mahkemelerine anılan 346. madde ile verilen yerindelik denetimi yapma yetkisinin, 366. madde hükmü göz ardı edilerek, bölge adliye mahkemelerinin kesin olduğuna hükmettiği kararlar bakımından temyiz inceleme mercii olarak öngörülen Yargıtay’a tanınmadığından bahsetmek mümkün değildir. Keza, anılan 366. maddenin öngördüğü üzere, işin niteliğine uygun biçimde ve kıyasen uygulanması gereken 346. maddenin, bu gibi durumlarda bölge adliye mahkemesinin esasa yönelik bir kararı bulunmadığından bahisle, Yargıtay incelemesi sırasında hiç nazara alınamayacağı gibi bir görüşün savunulması da mümkün görünmemektedir.
Bu bağlamda temyize konu karar ile ilişkili usul hükümleri gözden geçirilmelidir. 6100 sayılı HMK’nın 353. maddesinde bölge adliye mahkemelerince duruşma yapılmadan verilecek kararlar sayılmış olup, 353/l-a-6. maddesinde ilk derece mahkemesince, tarafların davanın esasıyla ilgili olarak gösterdikleri delillerin hiçbiri toplanmadan veya gösterilen deliller hiç değerlendirilmeden karar verilmiş olması halinde, esasa ilişkin inceleme yapılmaksızın kararın kaldırılmasına kesin olarak karar verileceği düzenlenmiştir. Anılan bu düzenleme ile bölge adliye mahkemesinin dosyayı ilk derece mahkemesine geri gönderme sebepleri, buna bağlı olarak bu yönde ve kesin nitelikli bir karar verilebilmesinin koşulları sayılmış olup öngörülen sebepler arasında, mahkemece belirtildiğinin aksine, “delillerin eksik toplanmasına” yahut “inceleme yetersizliğine” yer verilmemiştir.
Öte yandan HMK’nın 353/1-a-6 maddesinin, eksik delil toplanması veya delilin eksik incelenmesi halinde ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak dosyanın esas hakkında inceleme yapılmaksızın mahalline iadesini mümkün kıldığı şeklinde yorumlanması halinde, HMK’nın 371/1-ç bendine göre karara etki eden yargılama eksikliğinin bulunduğu durumlarda adli yargı teşkilatı içinde sadece Yargıtay’a tanınan eksik inceleme ve değerlendirmeye dayalı bozma yetkisine eşdeğer bir yetkinin bölge adliye mahkemesine de tanındığı sonucuna varılacaktır ki, herhalde, bu sonuca katılmak mümkün değildir.
Diğer bir yandan, HMK’nın 353/1-b-3 maddesinde, bölge adliye mahkemelerince, kendilerine intikal eden ilk derece mahkemesi kararları bakımından, duruşma yapılmaksızın giderilebilecek nitelikte yargılama eksikliklerinin saptanması halinde, bu eksikliklerin tamamlanmasını müteakip yeniden esas hakkında karar vermeleri gerektiği öngörülmüş olup, mezkur hükmün bölge adliye mahkemelerine “sadece duruşma açılmaksızın tamamlanacak nitelikte bir yargılama eksikliğinin bulunması haline münhasır olarak” eksikliğin ikmali ile yeniden esas hakkında hüküm kurma yetkisi tanındığı, duruşma açılmaksızın tamamlanamayacak eksiklikler bulunduğunu saptaması halinde, işin esasını incelemeksizin bunların ikmali bakımından dava dosyasını behemahal ilk derece mahkemesine geri göndermesi gerektiği biçiminde yorumlanması söz konusu değildir. Aynı Kanunun 356. maddesi hükmü gereğince duruşma açılmasının asıl olduğunun öngörülmüş olması gözetildiğinde, ön incelemede saptanan eksikliklerin duruşma açılarak ikmalinden yahut ön incelemede nazara alınmamakla birlikte duruşma açıldıktan sonra saptanan yargılama eksikliklerinin ikmalinden sonra yeniden esas hakkında bir karar verilmesi gerektiği izahtan vareste ve kanun sistematiğinin gereğidir. Kaldı ki, HMK’nın 357/3. maddesi hükmünde de, ilk derece mahkemesinde usulüne uygun olarak gösterildiği hâlde incelenmeden reddedilen delillerin dahi bölge adliye mahkemesince incelenebileceği düzenlenmiştir.
Şu halde yukarıda yazılı kanun hükümleri ve yapılan açıklamalar doğrultusunda, eldeki davada ilk derece mahkemesince tarafların gösterdikleri delillerin hiç toplanmadığından veya hiç değerlendirilmediğinden bahsedilemeyecek olup, dava dosyasının esası incelenmeksizin ilk derece mahkemesine geri gönderilmesinin kanunda öngörülen gerektirici sebepleri bulunmamaktadır. Bu nedenle, her ne kadar kararın mahiyeti bu şekilde takdim edilmişse de, bölge adliye mahkemesince verilen kararın usuli anlamda bir geri gönderme kararı niteliğinde bulunmadığı açıktır. Hal böyle olunca, buna bağlı olarak bölge adliye mahkemesince verilen kararın kesin olduğundan da söz edilemez. Açıklanan nedenlerle, bölge adliye mahkemesinin davalı vekilinin temyiz talebinin reddine dair ek kararının bozularak kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince İlk Derece Mahkemesi tarafından yapılan yargılamada delillerin toplanması ve değerlendirilmesi hususunda eksiklik bulunduğu düşünülmesine rağmen, sonucunun beklenilmesi gerektiği belirtilen Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 2014/523 E. sayılı dosyasında yapılan yargılama sonucunda verilecek kararın kesinleşmesinin beklenilip eksiklik olarak tespit edilen hususlar giderildikten sonra sonucuna göre yeni bir karar verilmesi gerekirken, kararın yazılı gerekçe ile kaldırılarak dosyanın mahalline gönderilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.


 


2003 yılından itibaren Barolar Birliği’ne bağlı olarak çalışan Avukat Emre Kurt, kariyerine ticaret hukuku alanında başlamış Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku ve Marka, Patent, Faydalı Model, Telif Hakları yan genel adıyla Fikri Mülkiyet Hukuku alanında uzmanlaşmıştır. Londra Üniversitesi’ndeki ihtisasın ardından Av. Emre KURT özellikle marka, patent ve haksız rekabet hakları konusunda yoğun olarak çalışmaktadır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Yorum Yaz