Tem 2, 2024
51 Görüntüleme

FSEK MADDE 2 İLİM VE EDEBİYAT ESERLERİ

Yazan
banner

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu FSEK

Madde 2 – İlim ve edebiyat eserleri şunlardır:

1.  Herhangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade olunan eserler ve her biçim altında ifade edilen bilgisayar programları ve bir sonraki aşamada program sonucu doğurması koşuluyla bunların hazırlık tasarımları,
2. Her nevi rakıslar, yazılı koreografi eserleri, Pandomimalar ve buna benzer sözsüz sahne eserleri
3. Bedii vasfı bulunmayan her nevi teknik ve ilmi mahiyette fotoğraf eserleriyle, her nevi haritalar, planlar, projeler, krokiler, resimler, coğrafya ve topoğrafyaya ait maket ve benzerleri, herçeşit mimarlık ve
şehircilik tasarım ve projeleri, mimari maketler, endüstri, çevre ve sahne tasarım ve projeleri.
Arayüzüne temel oluşturan düşünce ve ilkeleri de içine almak üzere, bir bilgisayar programının herhangi bir ögesine temel oluşturan düşünce ve ilkeler eser sayılmazlar.


FSEK Madde 2’de Yer Alan İlim ve Edebiyat Eserlerinin Açıklaması ve Yorumu

Madde 2, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) ilim ve edebiyat eserlerinin kapsamını tanımlamaktadır. Bu maddeye göre ilim ve edebiyat eseri sayılabilmesi için eserin dil ve yazı ile ifade edilmiş olması ve özgünlük taşıması gerekir.

Madde 2’yi üç alt başlık halinde inceleyelim:

1. Dil ve Yazı ile İfade Edilen Eserler:

  • Romanlar, hikayeler, şiirler, tiyatro oyunları, makaleler, bilimsel çalışmalar gibi yazılı eserler
  • Sözlü eserler: Masallar, atasözleri, türküler, ninni ve destanlar gibi sözlü gelenekten aktarılan eserler
  • Müzik eserleri: Notlar aracılığıyla ifade edilen müzik eserleri
  • Görsel eserler: Fotoğraflar, haritalar, planlar, çizimler, grafikler ve mimari tasarımlar gibi görsel sanat eserleri

2. Bilgisayar Programları:

  • Kaynak kodları ve nesne kodları dahil olmak üzere her türden bilgisayar programı
  • Hazırlık tasarımları ve program sonucu üretmesi koşuluyla program taslakları

3. Teknik ve İlmi Eserler:

  • Bedii vasfı bulunmayan fotoğraflar, haritalar, planlar, projeler, krokiler, resimler
  • Coğrafya ve topoğrafyaya ait maketler
  • Mimarlık ve şehircilik tasarım ve projeleri, mimari maketler
  • Endüstri, çevre ve sahne tasarım ve projeleri

Madde 2’nin Yorumu:

  • Orijinallik: Eserin, yaratıcılığın ürünü olması ve özgün bir fikri temsil etmesi gerekir.
  • Fikir ve İlke Korunmaz: Bir bilgisayar programının arayüzüne temel oluşturan düşünce ve ilkeleri eser sayılmaz.
  • Sözlü ve Yazılı Eser Ayrımı: Madde 2, sözlü ve yazılı eserler arasında ayrım yapmamaktadır. Her iki tür eser de ilim ve edebiyat eseri kapsamında değerlendirilir.
  • Koruma Süresi: İlim ve edebiyat eserleri, eser sahibinin ölümünden itibaren 70 yıl boyunca korunmaktadır.

Özetle: FSEK Madde 2, ilim ve edebiyat eserlerinin geniş bir yelpazesini kapsamakta ve bu eserlerin korunması için yasal bir çerçeve oluşturmaktadır. Eserin özgün olması ve dil ve yazı ile ifade edilmesi koruma altına alınması için yeterlidir.


YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/11-7 K. 2020/185 T. 20.2.2020

İntihalden bahsedebilmek için her şeyden önce kıyaslamaya konu fikri ürünlerin 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ( FSEK ) anlamında eser olması gerekmektedir. FSEK’ye göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Başka bir deyişle, bir fikri ürünün eser olarak kabul edilebilmesi için sahibinin hususiyetini taşıması ve Kanun’da sınırlı sayıda belirtilmiş olan eser türlerinden birine dâhil edilebilmesi koşulları bulunmalıdır.

Buna göre, öncelikle ve bir ön koşul olarak, davacı çalışmasının, sahibinin hususiyetini taşıyan, FSEK’de belirlenen eser kategorilerinden en az biri kapsamında bulunan bir eser niteliği taşıyıp taşımadığı saptanmalıdır. Eğer davacı çalışması FSEK anlamında eser niteliğinde ise intihal incelemesine başlanması gerekir.

İntihal, özü itibariyle haksız fiilin fikir ve sanat eserleri hukukuna yansıyan bir görünümüdür. O hâlde iki eser arasında intihal incelemesi yapılırken; sonraki eser sahibinin eyleminin, ilk eser sahibinin mali ve manevi haklarından en az birisini ihlal edip etmediği; sonraki eserin ilk eserden hareketle oluşturulup oluşturulmadığı; eserler arasında benzerlik varsa ilk eser sahibinin hususiyetinin sonraki esere aynen geçirilip geçirilmediği; ve son olarak da tespit edilen benzerliğin FSEK’in 35. maddesinde belirlenen iktibas serbestisi veya esinlenme kapsamında kalıp kalmadığı hususlarının bir bütün olarak araştırılması gerekmektedir ( Yavuz, Levent/Alıca, Türkay/Merdivan, Fethi: Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu C. I, Ankara, 2013, s. 1282 ).

Bu itibarla sonraki eser sahibinin eylemi ilk eser sahibinin eser sahipliğinden kaynaklanan çoğaltma, yayma, işleme, kamuya iletim, temsil gibi mali; veya kamuya arz, adın belirtilmesi, eserin bütünlüğünün korunması gibi manevi haklarından en az biri kapsamında, ilk eser sahibinin yasaklayabileceği bir davranışa karşılık geliyorsa ve sonraki eser ilk eserden hareketle oluşturulmuşsa bir başka deyişle sonraki eser ile önceki eser arasında illiyet bağı ( neden sonuç ilişkisi ) varsa, benzerliğin ya da alıntının ilk eserin hususiyet taşıyan ve korunabilir kısmıyla ilgili olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

Benzerliğin eserin hususiyet taşıyan bölümüne ilişkin olup olmadığı değerlendirmesi, her şeyden önce, ilk eserin nicelik ve nitelik olarak iyi tahlil edilmesi, esere tanınması gereken korumanın derinliğinin belirlenmesi ve korunabilir parçaların varsa korunamayan bölümlerden ayrılmasını gerektirir. Bu değerlendirme, eserin türüne, birden fazla eser türünün birlikte var olup olmadığına ve korumaya uygun bölümünün belirlenmesine, sahibinin hususiyetinin yansıdığı bölüm ve yoğunluğuna, dahası benzerliğin anonim ve korunamayacak kısımlar ile sınırlı olup olmadığının belirlenmesine bağlı olarak yapılmalıdır ( Yavuz/ Alıca /Merdivan, s. 1284 ).

Gerçekten de, benzerlik, aynı alanda üretilmiş eserlerde bulunması mümkün, soyut fikir, konu, yöntem gibi olağan ve anonim unsurlara ilişkin veya sadece önceki eserden esinlenme mertebesinde kalmış ise, bu meşru bir kullanım sayılmalıdır. Zira biçime bürünmemiş soyut fikir, tema, araştırma konusu veya yöntem, anonimleşmiş söz, formüller fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında korunamaz, bunlar ilk eser sahibine atfedilemez. Bu sebeple ilk eserin hangi bölümlerinde hususiyet bulunduğu ve bunun özgünlük seviyesi belirlendikten sonra, sonraki çalışma ile kıyaslanması gerekir. Başka bir deyişle benzerlik içeren bölümler, önceki eserin sahibinin hususiyetini yansıtan kısımlarına ilişkin ise, benzerliğin ya da alıntının hukuka uygun olup olmadığı irdelenmelidir. Tespit edilen benzerlik veya alıntı, FSEK’nin 35. maddesi gereğince esasa veya şekle ilişkin koşullara aykırı ise intihal ya da hukuka aykırı yararlanma söz konusudur. Böylece ihlal eyleminin gerçekleşme biçimine göre, davacının eser sahipliğinden kaynaklanan mali veya manevi haklarına tecavüz edildiği belirlenmiş olur ( Yavuz/ Alıca /Merdivan, s. 1285 ).

Bu aşamada bilimsel eserlerde hususiyet kavramı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.

FSEK’nin 2. maddesinde ilim ve edebiyat eserleri olarak ifade edilen kategori; herhangi bir şekilde dil ile ifade edilen, herhangi bir dilde ve herhangi bir ifade aracı ( söz, yazı, rakam, şekil, çizgi veya simgeler ) ile ortaya konulan eserleri içine alır. Bütün bilim ve sanat dallarına ( spor, müzik, güzel sanatlar, fen bilimleri, matematik, tıp, vb. ) ait eserler bu ifade araçları ile ortaya konulmak şartıyla bir ilim ve edebiyat eseri sayılır. O hâlde bilimsel eserler hususiyet şartını sağladıkları takdirde FSEK’nin 2. maddesi kapsamında korunacaklardır.

Bilimsel eserlerde hususiyet muhtevadan ziyade ifade şeklindedir. Eserin özünü oluşturan muhteva çoğu zaman uzun deney ve gözlemler sonucu elde edilir. Başka bir deyişle bilimsel eserlerin muhtevası oluşturulurken aynı alanda daha önce yapılan bilimsel çalışmalardan ve uzun süreli deney ve gözlemlerden büyük ölçüde yararlanılır. Bilimin ortaya koyduğu bulgular üzerinde kural olarak mülkiyet hakkı söz konusu değildir. Zira bunlar insanlığın ortak malı sayılır. Bu nedenle bilimsel eserlerde hususiyet tayini yapılırken içerikten çok şekle bakılır. Bilimsel eserlerde şekil ise; olguların, tabloların, formüllerin, sonuçların, düşüncelerin açıklanışı, yorumlanışı, sunuluşu yani bunların ifade ediliş biçiminde oluşur ( Ateş, Mustafa: Fikrî Hukukta Eser, Ankara, 2007, s. 132 ). Başka bir deyişle bilimsel eserlerde korumanın kapsamını yorum ve düşüncelerin açıklanış şekli, stili ve dilin kullanışı gibi unsurlar teşkil eder. Bununla birlikte bilimsel eserde yer alan resim, şekil, tablo, grafik ve şema gibi unsurlar hususiyet taşımaları kaydıyla eserin ayrılmaz parçası sayılır ve eser kapsamında korunur.

Bilimsel eserlerdeki fikir, düşünce, teori, formül ve yöntemler bilimin gelişmesine engel olacağı endişesi nedeniyle koruma kapsamında yer almazlar. Gerçekten de bu endişeden dolayı Türkiye’nin de taraf olduğu hem Ticaretle Bağlantılı Fikrî Mülkiyet Hakları Anlaşması’nda ( TRIPS ) hem de Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütünde ( WIPO ) korumanın “fikirleri, usulleri, işletme yöntemlerini veya matematiksel kavramları içermediği, sadece düşünceyi ifade biçimini kapsayacağı” hükme bağlanmıştır. Ancak fikri hukuk koruması dışında tutulan söz konusu unsurlar gerekli şartların varlığı hâlinde genel hükümler kapsamında korunabilmektedir.

Tıp alanındaki bilimsel eserlerde genellikle sonuçlar ve çıktılar önemli olduğundan hususiyet incelemesinin bu noktalarda yapılması gerekir. Örneğin bir ilacın etkisini ortaya koyan çalışmada hususiyet bu etkinin yorumlanarak ortaya konulmasında görülür ( Bozgeyik, Hayri: Fikir ve Sanat Eserlerinde Hususiyet, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, C. XXV, S. 3, 2009, s. 194 ).

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacıya ait 1995 yılında yapılan “Volatil Anestetiklerin Antioksidan Savunma Sistemine Etkileri” isimli uzmanlık tezi çalışmasının ve bu tezin bir sayfalık İngilizce özetinden ibaret olan 1996 yılında yurtdışında yapılan bir kongrede “The Effect of Volatile Anaesthetics to Antioxidant Defence Systems” başlığıyla sunulan poster bildirinin ve yine 1999 yılında yapılan bir kongrede “Effects of Occupational Exposure To Inhalation Anaesthetics on Antioxidant Defense Mechanism” başlığıyla sunulan bilimsel bildirinin FSEK anlamında eser niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.

Davacıya ait 1995 yılında yapılan “Volatil Anestetiklerin Antioksidan Savunma Sistemine Etkileri” isimli uzmanlık tezi çalışmasında; belli bir plan çerçevesinde yapılan deneysel çalışma neticesinde laboratuvar analizleri sonucu elde edilen ham verilerinin sınıflandırıldığı, bu ham verilerin tablo ve grafik hâline dönüştürüldüğü görülmektedir. Nitekim davacının tez çalışmasında; çalışmanın amacının volatil anestetiklerin, yani seçilmiş üç ayrı anestezi maddesinin, operasyon sırasında hastalara tatbiki nedeniyle, hastanın antioksidan savunma sistemine etkilerinin incelenmesinden ibaret olduğu, bu kapsamda volatil anaestetiklerden Halohane, Enfluran ve İsofluran uygulamasının antioksidan savunma sistemi enzimlerinden SOD ve GSHPx’a ve bunların kofaktörleri olan Se, Cu, Zn’ya hem plazma hem de eritrositlerdeki etkilerinin araştırılmasının hedeflendiği belirtilmiştir.

Davacıya ait uzmanlık tezinde yer alan laboratuvar çalışmalarında; ASA 1 grubu olarak tanımlanan 20-60 yaş aralığına sahip olan, sigara ve alkol kullanmayan, ilaç alışkanlığı olmayan on bir kişilik üç ayrı hasta grubu üzerinde anestezik ajan olarak tercih edilen birinci grup için Halotan, ikinci grup için Enfluran ve üçüncü grup için İsofluran ajanları kullanıldığı, bu anestezik ajanları kullanan hastaların operasyondan bir saat önce, bir saat sonra, bir gün sonra ve üç gün sonra kanlarının alındığı, alınan kanların GATA Eczacılık Bilimleri Merkez Başkanlığı Farmasotik Toksikoloji Anabilim Dalı laboratuvarında belirli cihaz ve maddelerle soğuk santrifüjde 5.000 devir/dakika hızında plazma ve eritrositlerine ayırmak suretiyle analiz edildiği, istatistiki değerlendirmenin ise Wilcoxon eşleştirilmiş ikili örnek testi ile yapıldığı görülmektedir.

Davacının birinci yazar olarak yer aldığı 1999 yılında yapılan bir kongrede “Effects of Occupational Exposure To Inhalation Anaesthetics on Antioxidant Defense Mechanism” başlığıyla sunulan bilimsel bildirinin, davacının tezinde yer verdiği hususlara ilaveten bir çalışma olduğu anlaşılmakta olup, bu kapsamda, işleri dolayısıyla en az üç yıl boyunca inhalasyon anestetiklerine maruz kalan, ASA-I grubu on beş anestezyoloji personeli ve kontrol grubu olarak tanımlanan on beş sağlıklı gönüllünün seçilmek suretiyle SOD, GSHPx, Zn, Cu ve Se düzeylerinin tespitinin amaçlandığı, yapılan deneyler neticesinde maruz kalan şahısların gönüllülere göre plazma ve alyuvar enzim seviyelerinin önemli ölçüde düşük olduğunun gözlemlendiği ve deneyler sonucunda elde edilen ham verilere ilişkin tablolara yer verildiği anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte tüm davalıların yazar olarak yer aldığı ve 2004 yılında İngilizce olarak “Biological Trace Element Research Vol 102” isimli derginin 105 ilâ 112. sayfaları arasında yayımlanan “Effects of Halothane, Enflurane and İsoflurane on Plasma and Erythrocyte Antioxidant Enzymes and Trace Elements” başlıklı makalede davacının uzmanlık tezinde ve bu tezin bir sayfalık İngilizce özetinden ibaret olan poster bildiride yer alan ham verilere ilişkin tabloların atıf yapılmadan aynen alındığı, yine davalılardan …, … ve …’ın yazar olarak yer aldığı ve 2005 yılında “World Journal of Surgery” isimli derginin 540 ilâ 542. sayfaları arasında yayımlanan “Effect of Volatile Anaesthetics on Oxidative Stres Due To Occupational Exposure” başlıklı makalede de davacının birinci yazar olarak yer aldığı 1999 yılında sunulan “Effects of Occupational Exposure To Inhalation Anaesthetics on Antioxidant Defense Mechanism” başlıklı bilimsel bildiride ham verilere ilişkin tabloların atıf yapılmadan aynen alındığı görülmektedir. Ayrıca davalılara ait her iki makalede yer alan gereç ve yöntemler ile davacının eserlerindeki gereç ve yöntemler çok küçük farklılıklarla aynı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu hususlar yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık konusu da değildir.

Mahkemece aldırılan bilirkişi raporunda; davalıların her iki makalesinde izinsiz bir şekilde alıntıların gerçekleştirildiği kısımların sadece davacının uzmanlık tezi ve bilimsel bildirisinde kullanılan ham verilerin yer aldığı tablolar olduğu, ham verileri gösterir tablolar haricinde herhangi bir haksız alıntının mevcut olmadığı, taraf eserlerinin genel metodolojisi benzer olmakla birlikte yazarlarının hususi değerlendirmelerinin ağırlıklı olarak yer aldığı, bu nedenle hem davacı çalışmalarının hem de davalılara ait dava konusu makalelerin FSEK anlamında eser niteliğinde olduğu tespit edilmiştir. Bu durumda intihal iddiasına konu her iki makalede de haksız alıntının sadece laboratuvar analizleri sonucu elde edilen ham verilerin yer aldığı tablolardan ibaret olduğu, bunun haricinde davacının eserlerinden başkaca bir alıntının yapılmadığı ve benzerliklerin ise kullanılan istatistikî verilerin zorunlu sonucu olmalarından kaynaklandığı kabul edilmelidir.

Bu durumda davacının uzmanlık tezi ve bilimsel bildirisi bir bütün olarak düşünüldüğünde eser niteliğinde olduğu sabit olduğuna göre, anılan eserler içerisinde kullanılan ve davalılar tarafından izinsiz olarak aynen alınan laboratuvar analizleri sonucu elde edilen ham verilerle oluşturulan tabloların eser mahiyetinde olup olmadığının ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle söz konusu tablolar dışında dava konusu eserler arasında benzerlik bulunmadığı bilirkişi raporu ile tespit edildiğine göre, davacı tarafından belirlenen ve gruplandırılan deneklerden alınan kan örneklerinin GATA Eczacılık Bilimleri Merkez Başkanlığı Farmasotik Toksikoloji Anabilim Dalı laboratuvarında yapılan analiz sonucu oluşan ham verilerin tablo hâline getirilmesinden oluşan fikri faaliyetin de bilimsel tez ve poster çalışması kapsamında hususiyet unsuruna sahip eser olarak korunmaları gerekip gerekmeyeceği belirlenmelidir.

Bilimsel eserde yer alan resim, şekil, tablo, grafik ve şema gibi unsurlar sadece hususiyet taşımaları kaydıyla eserin ayrılmaz parçası sayılır ve eser kapsamında korunurlar. Bununla birlikte eser sahibinin hususiyetini hiçbir şekilde taşımayan herhangi bir laboratuvar ortamından elde edilmiş olan salt ham verilerin FSEK kapsamında eser olarak kabul edilemeyeceği açıktır. Başka bir deyişle bilimsel mahiyetteki verilerin hiçbir şekilde koruma altına alınmasının mümkün olmadığı gibi bir sonuca varılması doğru olmayıp her somut olayın kendine has özelliklerine göre, meydana getirilen eserlerde kullanılan bu ham verilerin eser sahibinin hususiyetini taşıyıp taşımadığının tespiti gerekmektedir. Bu noktada deneklerin ve sair hususların seçiminin davacı tarafça belirlenmesinin meydana getirilen eser yönünden, davacının hususiyetini içerip içermediği sorgulanması gereken bir husustur.

Mahkemece aldırılan ek bilirkişi raporunda; davacının otuz üç denek üzerinden hareket ettiği, ancak bu sayısal belirlemenin deneyin bilimsel sonucu yönünden özel bir önemi olmadığı, yine denek grubunu on bir kişilik üç gruba ayırmanın da aynı kapsamda değerlendirilebileceği, testler için belirlenen yaş aralığının da bu ve benzeri test ve bilimsel çalışmalar için olağan bir belirleme olduğu, yine tercih edilen hastaların sağlık koşullarının sigara, alkol veya benzeri ürünleri kullanmayanlar olarak kabul edilmesinde de fikri bir katkıdan bahsedilemeyeceği, davacının çalışmasında kullandığı Halotan, Enfluran ve İsofluran anesteziklerinin en yaygın olarak kullanılan anestezikler olduğu ve bu alanda bir çalışma yapacak kişinin de bu anestezikleri kullanacağı, kan tahlillerinin yapıldığı zamanın da bilimsel çalışmanın özniteliğini etkileyecek bir unsur olmadığı tespit edilmiştir.

Bu durumda ham verilerin yer aldığı tabloya esas teşkil eden kan örneği alınacak deneklerin belirlenmesi, gruplandırılması, sağlık koşulları ve çalışmada kullanılan anesteziklerin bu tür bilimsel çalışmalar bakımından genel ve yaygın metotlar olduğu, ham veriler üzerindeki istatistiki değerlendirmede kullanılan Wilcoxon eşleştirilmiş ikili örnek testinin de bilimsel bir eşleştirme yöntemi olduğu gözetildiğinde davacının eserlerinde bulunan ham verilerin yer aldığı tabloların bilinen yöntemler üzerinden yapılan istatistiki çalışma sonucunda elde edildiği, aynı konuda bilimsel çalışma yapan başka uzmanların da başvurabileceği ve benzeri sonuçları elde edebileceği bir yöntem olması nedeniyle davacının hususiyetini taşımadığı kabul edilmedir.

Bilinen yöntemler üzerinden yapılan istatistiki çalışma sonuçlarının tablo hâline getirilmesinin fikri faaliyet ürünü olduğu tartışmasız olmakla birlikte, böyle bir yöntemin FSEK anlamında sahibinin hususiyetini yansıtan ve anılan Kanun kapsamında korunması gereken birer eser olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Zira bir fikri ürünün elde edilmesi için kullanılan işletme metodu, yöntem ya da matematiksel kavramlar vb. faaliyetler eser olarak korunamaz ( TRIPS, m. 9/2 ). Bununla birlikte davacının kendi eserinde kullandığı ham veriler ya aynı şekilde ya da çok küçük değişiklikler yapılmak suretiyle davalıların makalelerinde yer almıştır. Davalıların bu eylemi Türk Ticaret Kanunu’nda “hüsnüniyet kaidelerine aykırı surette başkasına ait iş mahsullerini kullanmak” şeklinde ifade bulan haksız rekabet olarak telakki edilmesi mümkündür.

Öte yandan davacının şikâyeti üzerine GATA Etik Kurulunun 07.06.2011 tarihli kararı ile davalıların eyleminin “intihal” olduğu yönünde karar verildiği, yine YÖK Sağlık Bilimleri Yayın Etik Kurulunun 12.10.2012 tarihli kararı ile davalılar tarafından yazılan makalelerin sorumlu yazarı olan …’ın “intihal” yoluyla etik ihlali yaptığı yönünde karar verildiği anlaşılmaktadır. Davalı … tarafından Ankara 3. İdare Mahkemesi’nin 2012/1906 E. sayılı dosyasına kayden YÖK Tıp Sağlık Bilimsel Yayın Etik Kurulu kararının iptali istemiyle dava açıldığı, mahkemece, …’ın üzerine atılı iddia sebebiyle savunmasının alınmadığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verildiği ve kararın Danıştay tarafından onandığı; yine YÖK tarafından GATA’ya yazılan yazı ile davalı …’ın intihal yolu ile etik ihlalde bulunduğu ve bunun da disiplin yönünden suç unsuru oluşturduğu şeklinde açıklamasına yönelik işlemin iptali için Ankara 18. İdare Mahkemesi’nin 2014/1021 E. sayılı dosyasına kayden dava açıldığı, mahkemece aldırılan bilirkişi raporu doğrultusunda …’ın Anesteziyoloji ve Reanimasyon bilim alanında çalıştığı ve sorumluluğunun gönderdiği kan örneklerinde ölçümleri yapan laboratuvardan verilen sonuçları klinisyen olarak yorumlanması ve literatürle karşılaştırarak makalenin hazırlanmasına katkıda bulunmak olduğu, idari işleme esas şikâyet konusu tablolarda yer alan kan analizi sonuçlarının, laboratuvar uzmanlık alanının sorumluluğunda olup anestezi bilim alanı ile doğrudan ya da dolaylı herhangi bir ilgisinin olmadığı, bu nedenle …’ın intihal yoluyla etik ihlalinde bulunduğu yönünde tesis edilen dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verildiği ve kararın Danıştay tarafından onandığı görülmektedir.

O hâlde davacının eserlerinde yer alan tabloların konusunun planlanması ve deneklerin seçilmesi faaliyeti ve laboratuvar sonuçlarının bilimsel metotlar kullanılarak tablo hâline getirilmesi, aynı konuda bilimsel çalışma yapan başka uzmanların da başvurabileceği ve benzeri sonuçları elde edebileceği bir yöntem olması nedeniyle mahkemece bu faaliyetlerin davacının hususiyetini yansıtan birer eser olarak kabul edilmesi ve buradan hareketle davalıların eyleminin “intihal” oluşturduğu sonucuna varılması isabetli değildir.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; davacının hususiyetinin ve katkısının ham verilerin gruplandırılıp istatistik verilere dönüştürülmesi ve daha sonra yorumlanmasında ortaya çıktığı, bu veri ve yorumlardan hareketle üretilen ihlale konu uzmanlık tezi ve bilimsel bildirinin öz ve şekil olarak bir bütün hâlinde eserin korunabilir özgün kısmını oluşturduğu, davalıların makalelerinde davacıya ait tez ve bildirideki tabloları atıf yapmadan aynen aldıkları, bu nedenle davalıların eyleminin intihal niteliğinde olduğu ve bu yöne ilişkin direnme kararının uygun olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


İstanbul BAM 44. HD E. 2020/996 K. 2022/636 sayılı kararına göre; Hükümsüzlüğü istenilen … numaralı “…” ibareli markanın 41. sınıf için tescil edilmiştir. Davacı …’ün, ( … ), “…” adlı şiir kitabının Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi tarafından 1983 yılında İstanbul’da yayımlandığı, kitabın piyasada satışa sunulduğu davacı yanca sunulu deliller kapsamından anlaşılmaktadır. …’ün, ( … ), “…” adlı kitabının 116 ve 117. sayfalarında “…” adlı şiirinin yer aldığı anlaşılmaktadır. Mahkemece yapılan araştırmada “…” ibaresinin anonim olduğu belirlemesi yapılmış ise de, kurumlardan gelen yazı cevapları incelendiğinde anonim olmadığının anlaşıldığı, bu kullanım davalı beyanları da incelendiğinde davacı taraf şiirinde ilk defa geçtiğinin kabulünün gerektiği, davacı tarafça sunulan kayıtlarda davalının davacının şiirinden esinlenerek bu ifadeyi kendisi için kullandığının anlaşıldığı, Maçkalılar Kültür Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği ve …’ya ilişkin delillerin ise denetime açık olmadığı, davacısının şiiirine başlık yaptığı … ibaresinin ilk defa davacı tarafça şiirde kullanılması ve daha önce böyle bir kullanımın bulunmaması ve çağrışım olarak güçlü bir tını bırakması sebebiyle “eser” niteliğinin olduğunun kabulünün gerektiği, davacı 5846 Sayılı Kanun bakımından ayırt ediciliği bulunan orijinal bir eser ismi oluşturduğundan 5846 Sayılı Kanun’un 1/b, 2 ve 4.maddeleri anlamında bu isim üzerinde eser sahibinin eser sahipliğinden doğan hakları mevcuttur. 556 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 8 ve 5 maddesine göre “tescil için başvurusu yapılmış markanın başkasına ait kişi ismi, fotoğrafı, telif hakkı veya herhangi bir sınai mülkiyet hakkını kapsaması halinde hak sahibinin itirazı üzerine tescil başvurusunun reddedileceği, tescil edilmiş ise 42.madde gereğince hükümsüzlüğünün istenebileceği öngörülmüştür. Belirtilen hüküm gereğince davacının eser üzerindeki haklarına dayanarak markanın hükümsüzlüğünü isteme hakları vardır.


FSEK M. 1 Kanunun Amacı

FSEK Anlamında Eser Olabilmenin Objektif ve Subjektif Unsuru 92


İletişim Kurun


2003 yılından itibaren Barolar Birliği’ne bağlı olarak çalışan Avukat Emre Kurt, kariyerine ticaret hukuku alanında başlamış Londra Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku ve Marka, Patent, Faydalı Model, Telif Hakları yan genel adıyla Fikri Mülkiyet Hukuku alanında uzmanlaşmıştır. Londra Üniversitesi’ndeki ihtisasın ardından Av. Emre KURT özellikle marka, patent ve haksız rekabet hakları konusunda yoğun olarak çalışmaktadır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Comments to FSEK MADDE 2 İLİM VE EDEBİYAT ESERLERİ